Tebligat hükümleri hk.

Danıştay
Vergi Dava Daireleri Kurulu
Esas No: 2016/1294
Karar No: 2016/1272
Özet: Tebligatın yapılacağı kimselerin bulunmaması halinde yapılan tebliğin, aynı ikametgah adresinde ikamet etmeyen kimselere yapılsa dahi geçerli olduğu, aynı konutta oturmanın Ģart olmadığı hk.
Ġstemin Özeti : Davacı adına kanuni temsilci sıfatıyla düzenlenen 7.11.2013 tarih ve 12, 14 ve 15 takip numaralı ödeme emirlerinin 2010, 2012 ve 2013 yıllarının muhtelif dönemlerine ait toplam ……….. TL tutarındaki katma değer vergisi ve damga vergisine iliĢkin kısmının iptali istemiyle DAVA AÇILMIŞTIR.
Antalya 2. Vergi Mahkemesi 6.3.2014 gün ve E:2014/313 K:2014/249 sayılı kararıyla; dava konusu ödeme emirlerinin davacının ikametgah adresinde H.K.’na 29.11.2013 tarihinde tebliğ edildiği, söz konusu ödeme emirlerinin tebliğini izleyen günden itibaren yedi (7) gün içerisinde 6.12.2013 günü mesai saati bitimine kadar dava açılması gerekirken, bu süre geçirildikten sonra 12.12.2013 tarihinde mahkeme kaydına giren dilekçeyle açılan davada süre aĢımı bulunduğundan davanın esasını inceleme olanağı bulunmadığı, her ne kadar davacı tarafından, kendisinin evde bulunmadığı bir sırada, kendisiyle birlikte oturmayan ve misafir olarak evinde bulunan H.K.’na yapılan tebligatın usulsüz olduğu, öğrenme tarihine göre açılan davanın süresinde olduğu ileri sürülmüĢ ise de 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 94’üncü maddesinin 3’üncü fırkası uyarınca vergilendirmeyle ilgili hüküm ifade eden vesika ve evrakların, tebligat yapılacak kiĢinin bulunmaması durumunda ikametgah adresinde bulunan, görünüĢüne göre 18 yaĢından küçük ve ehliyetsiz olmayan kiĢilere yapılmasının mümkün bulunması nedeniyle davacının iddiasının yerinde görülmediği gerekçesiyle 2577 sayılı Ġdari Yargılama Usulü Kanununun 15’inci maddesinin 1/b bendi uyarınca davayı süre aĢımı NEDENĠYLE REDDETMIŞTIR.
Davacının temyiz istemini inceleyen Danıştay Üçüncü Dairesi, 23.3.2015 gün ve E:2014/4377, K:2015/1482 sayılı kararıyla; 213 s. Kanunun 94’üncü maddesinde tebligatın yapılacağı kimselerin; mükellefler, bunların kanuni temsilcileri, umumi vekiller ve vergi cezası kesilenler olarak sayıldığı, son fıkrasında ise bu kiĢilerin bulunmaması halinde tebliğin, ikametgah adresinde bulunanlardan veya iĢ yerlerinde memur veya müstahdemlerden birine yapılacağının hüküm altına alındığı, yukarıda sözü edilen 94’üncü maddede geçen “ikametgah adresinde bulunanlar” ifadesiyle yasa koyucunun aynı konutta oturanları amaçladığının kabulünün gerektiği, söz konusu ibareyi tebligatın yapıldığı sırada o adreste bulunan herhangi birine yapılacağı Ģeklinde yorumlamak, dava açma hürriyetinin geliĢen tesadüfi olaylara bağlanması Ģeklinde sonuçlar doğurabileceği gibi 7201 sayılı Tebligat Kanununun 16’ncı maddesinde tebligat yapılacak Ģahsın adresinde bulunmaması durumunda tebligatın “aynı konutta oturanlar”dan birine yapılması kuralıyla da çeliĢeceği, davacının ikametgah adresine tebligata çıkarılan dava konusu ödeme emirlerini tebellüğ eden H.K.’nun baĢka bir adreste
oturduğunu ve tebligat sırasında evinde misafir olarak bulunduğunu ileri süren davacının dosyaya sunduğu yerleĢim yeri ve diğer adres belgesinden, H.K.’nun baĢka bir adreste oturduğunun anlaĢıldığı, bu durumda, davacının gösterdiği adreste geçici olarak bulunduğu açık olan Ģahsa yapılan tebligat usule aykırı olduğundan, usulüne uygun tebliğ edilmeyen ödeme emirlerine karĢı davacının öğrenme tarihine göre açtığı davanın süresinde olduğu gerekçesiyle, uyuĢmazlığın esası hakkında karar verilmek üzere KARARI BOZMUŞTUR.
Antalya 2. Vergi Mahkemesi, 19.11.2015 gün ve E:2015/1205, K:2015/1765 sayılı kararıyla; aynı hukuksal nedenler ve gerekçeyle ilk kararında ISRAR ETMİŞTİR.
Davacı tarafından; 213 s. Kanunun 94’üncü maddesinin 3’üncü fıkrasında belirtilen “ikamet adresinde bulunanlardan birisine” ifadesinin, ikamet adresinde birlikte oturanlar olarak anlaĢılması gerektiği, dava konusu ödeme emirlerinin kendisiyle aynı evde yaĢamayan, kendisi hastanede olduğu için refakat amacıyla evde bulunan H.K.’na tebliğ edildiği, söz konusu tebligat usulüne aykırı olarak yapıldığından, öğrenme tarihi olan 10.12.2013 tarihinden itibaren süresi içinde açılmıĢ olan davanın esasının incelenmesi gerektiği ileri sürülerek kararın BOZULMASI iSTENMİŞTİR.
Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi GEREKTİĞİ SAVUNULMUġTUR.
DanıĢtay Tetkik Hakimi DüĢüncesi :Temyiz isteminin kabulüyle, ısrar kararının DanıĢtay Üçüncü Dairesinin bozma kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçe uyarınca bozulması GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLMEKTEDİR.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunca tebligat iĢlemleri tamamlandığından, yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca karar verilmesine gerek görülmeyerek, dosyadaki belgeler incelendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:
Dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçesi yukarıda açıklanan Antalya 2. Vergi Mahkemesinin, 19.11.2015 gün ve E:2015/1205, K:2015/1765 sayılı ısrar kararı, aynı hukuksal nedenler ve gerekçeyle Kurulumuzca da uygun bulunmuĢ olup temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, kararın bozulmasını gerektirecek DURUMDA GÖRÜLMEMİŞTİR.
Bu nedenlerle, temyiz isteminin reddine, 14.12.2016 tarihinde OYÇOKLUĞUYLA KARAR VERİLDİ.
Karşı Oy
Temyiz isteminin kabulüyle ısrar kararının DanıĢtay Üçüncü Dairesinin bozma kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçe uyarınca bozulması gerektiği oyu ile karara katılmıyoruz.

Dosyayı indirmek için Tıklayınız.

Takdir komisyonu kararına dayanarak re’sen tarh hk.

Danıştay Dokuzuncu Daire Başkanlığından:
Esas No: 2013/1798 Karar No: 2016/18733 Kanun Yararına Temyiz İsteminde Bulunan: Danıştay Başsavcılığı Davacı: Haşan Eröksüz Vekili: Deliklitas Mh. Dr. Hilmi Sk. Aydemir Apt. No:6 D:3 Odunpazarı/ESKİSEHİR. Davalı: Eskişehir Vergi Dairesi Başkanlığı (Battalgazi Vergi Dairesi Müdürlüğü)-ESKİŞEHİR
İstemin özeti : Davacı ile mükellefleri arasında imzalanan serbest muhasebecilik ve mali müşavirlik hizmet sözleşmesi nedeniyle 2010/Ocak-Aralık dönemlerine ilişkin olarak takdir komisyonu kararına dayanılarak re’sen tarh edilen damga vergisi ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunun 339. maddesi uyarınca tekerrür hükmü uygulanmak suretiyle kesilen bir kat vergi zıyaı cezasının kaldırılması istemiyle açılan davayı reddeden Eskişehir 1. Vergi Mahkemesi’nin 17.06.2011 gün ve E:2011/398, K:2011/772 sayılı kararı ile bu karara karşı yapılan itiraz başvurusunun reddine ilişkin Eskişehir Bölge İdare Mahkemesi’nin 27.9.2011 giln ve E:2011/565; K.2011/629 sayılı kararı ve söz konusu karara karşı yapılan kararın düzeltilmesi isteminin reddine ilişkin
03.11.2011 gün ve E:2011/761, K.2011/735 sayılı kararının kanun yararına bozulması istenilmektedir.
Danıştay Başsavcılığı’nın Kanun Yararına Bozma İstemi: Davacı ile mükellefleri arasında imzalanan serbest muhasebecilik ve mali müşavirlik hizmet sözleşmesi nedeniyle, Ocak ila Aralık/2010 yıllarına ilişkin olarak re’sen damga vergisi tahakkuk ettirilmesine ve vergi zıyaı cezası kesilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davayı reddeden Eskişehir Birinci Vergi Mahkemesinin 17.6.2011 gün ve E:2011/398, K:2011/772 sayılı kararı ile bu karara karşı yapılan itiraz başvurusunun reddine ilişkin Eskişehir Bölge İdare Mahkemesinin 27.09.2011 gün ve E:2011/565; K:2011/629 sayılı kararı ve söz konusu karara karşı yapılan kararın düzeltilmesi isteminin reddine ilişkin
03.11.2011 gün ve E:2011/761, K:2011/735 sayılı kararının kanun yararına bozulması konusunda Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçe üzerine konu incelendi:
488 sayılı Damga Vergisi Kanununun 1 inci maddesinde, bu Kanuna ekli (1) sayılı tabloda yazılı kağıtların damga vergisine tabi olduğu, bu Kanundaki kağıtlar teriminin, yazılıp imzalanmak veya imza yerine geçen işaret konmak suretiyle düzenlenen ve herhangi bir hususu ispat veya belli etmek için ibraz edilebilecek olan belgeleri ifade ettiği; aynı Kanunun 2’nci maddesinde de, vergiye tabi kağıtlar mahiyetinde bulunan veya onların yerini alan mektup ve şerhlerle, bu kağıtların hükümlerinin yenilenmesine, uzatılmasına, değiştirilmesine, devrine veya bozulmasına ilişkin mektup ve şerhlerin de damga vergisine tabi olduğu; Kanuna ekli 1 sayılı tablonun 1 inci bölümünde ise, akitlerle ilgili kağıtlardan belli parayı ihtiva eden mukavelenamelerin binde 7.5 oranında damga vergisine tabi olduğu hükme bağlanmıştır.
Mektup, farklı mahallerde bulunan kişilerin haberleşmesi amacına yönelik yazılı kağıtlar olarak tanımlanmakta; diğer bir ifadeyle, sahibinin beyanının taraflara yazıyla bildirilmesi özelliğini taşıyan kağıtlardır. Şerhler ise, yazılı bir kağıdın asıl metin dışındaki herhangi bir yerine yazılı olarak beyanda bulunulması halidir. Şerhler, genellikle sözleşme imzalandıktan soma alt kısmına konulmaktadır.
Olayda da, davacı ile mükellefleri arasında 1.10.2004 tarihinde imzalanan serbest muhasebecilik ve mali müşavirlik hizmet sözleşmelerinin 8’inci maddesinde yer verilen “îş bu sözleşme 1.10.2004 tarihinden itibaren 1 (bir) yıl için düzenlenmiş olup, taraflar bu süre sona ermeden 30 gün önce yazılı feshi ihbarda bulunmadıkları takdirde ve izleyen yıllarda yine aynı sürede yazılı feshi ihbarda bulunmadıkları takdirde, işbu sözleşme bir daha ve takip eden yıllarda da aynı süre için (sözleşmenin (7.1) maddesindeki ücret miktarı hariç) kendiliğinden uzar. Ücret miktarı ise, her yılın başmda Resmi Gazete’de yayımlanan Asgari Ücret Tarifesindeki artış oranında artarak uygulanır.” ibaresinin şerh olarak değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle dava reddedilmiş ise de; tarhiyata dayanak olarak alman ifade sözleşmenin kendi hükmü olup; yukarıda açıklandığı üzere, şerh niteliği taşımamaktadır. Dolayısıyla, damga vergisini doğuran hizmet sözleşmesinin kendi hükmünden hareketle 2004 yılından sonraki dönemlere ilişkin olarak damga vergisi tarh edilmesinde ve vergi zıyaı cezası kesilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığından, aksi gerekçeyle verilen mahkeme kararında isabet bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenle, aksi yolda verilen ve hukuka aykırı bir sonuç ifade eden Eskişehir Birinci Vergi Mahkemesince tek hakimli olarak verilen
17.6.2011 gün ve E:2011/398, K:2011/772 sayılı kararı ile bu kararı onayan Eskişehir Bölge idare Mahkemesinin 27.9.2011 gün ve E:2011/565; K:2011/629 sayılı kararı ve söz konusu karara karşı yapılan kararın kararın düzeltilmesi İsteminin reddine ilişkin 03.11.2011 gün ve E:2011/761, K:2011/735 sayılı kararın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51′ inci maddesi uyarınca, kanun yararına bozulmasının uygun olacağı

Dosyayı indirmek için Tıklayınız.

Özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması hk.

Danıştay Dördüncü Daire Kararı E.2014/4453
25 Mart 2017 Tarihli Resmi Gazete
Sayı: 30018
Danıştay Dördüncü Daire Başkanlığından:
Esas No: 2014/4453
Karar No: 2016/2208
Kanun Yararına Temyiz Eden: Danıştay Başsavcılığı
Davacı: Tasfiye Halinde Halenur Şti. – AYDIN
Karsı Taraf: Denizli Vergi Dairesi Başkanlığı (Gökpınar Vergi Dairesi Müd.)
Vekili : Av. Safiye – DENİZLİ
İstemin Özeti: Davacı adına, 2008/1,2,8 ila 12 nci dönemlerine ilişkin katma değer vergisi beyannamelerinin elektronik ortamda kanuni süresi içinde verilmemesi nedeniyle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu„nun mükerrer 355 inci maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle dava açılmıştır. Denizli Vergi Mahkemesi Hakimliği‟nin
5.4.2013 gün ve E:2012/1286, K:2013/265 sayılı kararıyla; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun mükerrer 355 inci maddesinin 2 nci fıkrasına 5904 sayılı Kanunun 22 nci maddesi ile “…bu ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığınca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması halinde, ilgililere ayrıca yazılı olarak bildirilme şartı aranmaz.” şeklinde hüküm eklenmiş ise de, bu hükmün 1/8/2009 tarihinde yürürlüğe girmiş olduğu dikkate alındığında, bu tarihten önce ceza kesilebilmesi için, yükümlülere Maliye Bakanlığı‟nca mükerrer 257 nci madde uyarınca getirilen zorunluluklara uyulmaması ya da süresi içerisinde bilginin verilmemesi veya eksik ve yanlış bilgi verilmesi halinde cezaya muhatap olacaklarının yazıyla bildirilmesi gerekecek bu tarihten sonra ise yazılı bildirim şartının aranmayacağı, bu durumda, davacı şirket adına elektronik ortamda beyanname verilmesi, aksi takdirde cezaya muhatap olacakları yolunda bildirim yapılmaksızın kesilen özel usulsüzlük cezalarında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, dava konusu cezaların kaldırılmasına karar verilmiştir. Davalı İdarenin itiraz başvurusu üzerine, Denizli Bölge İdare Mahkemesinin 25.10.2013 gün ve E:2013/1044, K:2013/1106 sayılı kararıyla; olayda ayrıca ilgililere yazılı bildirimde bulunma zorunluluğunun olmadığı, kesilen cezalarda hukuka aykırılık bulunmadığı, ancak, 5904 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle 213 sayılı Kanunun mükerrer 355 inci maddesinde yer alan ceza tutarları azaltılmış olup davacıya kesilen ceza tutarlarının da azaltılması gerektiği gerekçesiyle davalı İdarenin itiraz isteminin kabulüyle itiraz konusu Vergi Mahkemesi kararı bozularak davanın kısmen reddine, kısmen kabulüne karar karar verilmiştir. Karar düzeltme isteminde bulunulmaksızın kesinleşen Denizli Bölge İdare Mahkemesinin 25.10.2013 gün ve E:2013/1044, K:2013/1106 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51 inci maddesi uyarınca kanun yararına bozulması istenilmektedir.
Danıştay Başsavcısı: Mevlüt ÇETİNKAYA
Düşüncesi: Tasfiye halindeki davacı şirket tarafından 2008/1, 2, 8, 9, 10, 11 ve 12‟nci dönemlerine ait katma değer vergisi beyannamelerinin elektronik ortamda kanuni süresi içinde verilmemesi nedeniyle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun mükerrer 355‟inci maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davada; her ne kadar 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun mükerrer 355‟inci maddesinin ikinci fıkrasına 5904 sayılı Kanunun 22‟nci maddesiyle “…bu ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığınca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması halinde, ilgililere ayrıca yazılı olarak bildirilme şartı aranmaz.” şeklinde hüküm eklenmiş ise de, bu hüküm uyuşmazlık konusu vergi beyannamelerinin verileceği dönemlerden sonra 01/08/2009 tarihinde yürürlüğe girmiş olduğu, dolayısıyla, davalı idarece, davacı şirket adına elektronik ortamda beyanname verilmesi, aksi taktirde cezaya muhatap olacakları yolunda bildirim yapılmaksızın kesilen özel usulsüzlük cezalarında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne dair verilen Denizli Vergi Mahkemesinin 05/04/2013 gün ve E:2012/1286, K:2013/265 sayılı kararını, davalı idarenin olayda ayrıca ilgililere yazılı bildirimde bulunma zorunluluğunun olmadığı gerekçesiyle kısmen bozan ve karar düzeltme isteminde bulunulmaması nedeniyle kesinleşen Denizli Bölge idare Mahkemesinin 25/10/2013 gün ve E:2013/1044, K:2013/1106 sayılı kararının kanun yararına bozulması konusunda, Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren 05/03/2014 tarihli başvuru üzerine konu incelendi:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 5l‟inci maddesine göre, kanun yararına temyiz yoluna, ancak, “niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade eden” kararlara karşı başvurulabilme olanağı mevcuttur.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun “Yetki” başlıklı mükerrer 257‟nci maddesinin 4‟üncü fıkrasında, bu Kanunun 149‟uncu maddesine göre devamlı bilgi vermek zorunda olanlardan istenilen bilgiler ile vergi beyannameleri ve bildirimlerin, şifre, elektronik imza veya diğer güvenlik araçları konulmak suretiyle internet de dahil olmak üzere her türlü elektronik bilgi iletişim araç ve ortamında verilmesi, beyanname ve bildirimlerin yetki verilmiş gerçek veya tüzel kişiler aracı kılınarak gönderilmesi hususlarında izin vermeye veya zorunluluk getirmeye, beyanname, bildirim ve bilgilerin aktarımında uyulacak format ve standartlar ile uygulamaya ilişkin usul ve esasları tespit etmeye, bu zorunluluğu beyanname, bildirim veya bilgi çeşitleri, mükellef grupları ve faaliyet konuları itibarıyla ayrı ayrı uygulatmaya Maliye Bakanlığı‟nın yetkili olduğu belirtilmiş; aynı Kanunun mükerrer 355‟inci maddesinin l‟inci fıkrasında da, bu Kanunun 86, 148, 149, 150, 256 ve 257′ nci maddelerinde yer alan zorunluluklar ile mükerrer 257‟nci madde uyarınca getirilen zorunluluklara uymayanlara Kanunda belirtilen tutarlarda özel usulsüzlük cezası kesileceği ifade edildikten sonra, ikinci fıkrasında, bu hükmün uygulanması için, bilgi ve ibraz ödevinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılacak tebliğlerde bilginin verilmesi için tayin olunan sürede cevap verilmemesi, eksik veya yanıltıcı bilgi verilmesi veya defter ve belge ibrazı için tayin olunan süre ile defter ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi durumunda haklarında Kanunun ceza hükümlerinin uygulanması cihetine gidileceğinin ilgililere yazılı olarak bildirilmesinin şart olduğu kuralına yer verilmiş; anılan maddeye 5904 sayılı Kanunun 22′ nci maddesiyle eklenen ve 01.08.2009 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren hükümde ise, ancak, bu ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığınca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması halinde, ilgililere ayrıca yazılı olarak bildirilme şartının aranmayacağı belirtilmiştir.
213 sayılı Yasanın mükerrer 355‟inci maddesinin, 5904 sayılı Kanunun 22‟nci maddesiyle eklenen ve 01.08.2009 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren değişiklikten önceki ve olay tarihindeki hükmüne göre, yükümlüler adına anılan maddeye göre ceza uygulanabilmesi için, Maliye Bakanlığınca mükerrer 257‟nci madde uyarınca getirilen zorunluluklara uyulmaması ya da
süresi içerisinde bilgi verilmemesi veya eksik ve yanlış bilgi verilmesi halinde cezaya muhatap olacakları hususunun yazı ile ilgililere bildirilmesi gerekmektedir. Zira, maddede yazılı özel usulsüzlük suçunun oluşabilmesi, mükellefe kanuna aykırı olan hareketinin yazılı olarak bildirilmiş ve bu yazılı uyarıya karşın mükellefiyetle ilgili ödevin yerine getirilmemiş olmasına bağlıdır. Dolayısıyla; 5904 sayılı Kanunun 22‟nci maddesiyle eklenen ve 01.08.2009 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren değişiklikten önceki hukuki duruma göre, 213 sayılı Yasanın mükerrer 257‟nci maddesinde Maliye Bakanlığına tanınan yetki uyarınca hazırlanan tebliğin Resmi Gazete‟de yayımlanması ile Yasanın aradığı “yazılı uyarı” koşulunun gerçekleştiğinin kabulüne olanak bulunmamaktadır.
Öte yandan; “Kanunların geriye yürümezliği ilkesi” uyarınca 5904 sayılı Kanunun 22‟nci maddesiyle eklenen ve 01.08.2009 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren değişiklik, ancak bu tarihten sonraki fiillere ve olaylara uygulanabilecek nitelikte olup; olayda, uyuşmazlık konusu dönemlere ilişkin olan katma değer vergisi beyannamelerinin elektronik ortamda kanuni süresi içinde verilmemesi nedeniyle özel usulsüzlük cezası kesildiği dikkate alındığında, 01.08.2009 tarihinde yürürlüğe giren anılan Yasa hükmünün, bu tarihten önce 2008/1, 2, 8, 9, 10 ,11 ve 12‟nci dönemlerde gerçekleşen fiiller için uygulanabilmesi hukuken olanaklı değildir.
Bu bakımdan; anılan yasal düzenlemenin yürürlük tarihinden önceki dönemlere ilişkin kesilen cezaların kaldırılması istemine karşı açılan davada, davanın kabulüne dair vergi mahkemesi kararını kısmen bozan Denizli Bölge İdare Mahkemesi kararı yürürlükteki hukuka aykırıdır.
Açıklanan nedenlerle, yürürlükteki hukuka aykırı sonuç ifade eden Denizli Bölge İdare Mahkemesinin 25/10/2013 gün ve E:2013/1044, K:2013/1106 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 5 l‟inci maddesi uyarınca kanun yararına bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Danıştay Tetkik Hakimi: Yavuz ŞEN
Düşüncesi: 1.8.2009 tarihinden önce verilmesi gereken beyannamelerin süresinde verilmemesi halinde özel usulsüzlük cezası kesilebilmesi için mükellefe, ilgili beyannameleri vermesi için belirli bir sürenin verilmesi, bu sürede formun verilmemesi, yanıltıcı veya eksik verilmesi durumunda hakkında Kanunun ceza hükümlerinin uygulanacağı hususlarını içeren yazılı bildirim yapılması gerektiği, 1.8.2009 tarihinden sonra verilmesi gereken formların süresinde verilmemesi halinde ise; ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığı‟nca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması durumunda yazılı bildirim yapılması gerekmediğinden söz konusu tarihten önce verilmesi gereken 2008/1, 2, 8 ila 12 nci dönemlere ilişkin katma değer vergisi beyannamelerini vermeyen davacıya yukarıda belirtildiği şekilde herhangi bir yazılı bildirim yapılmadığından, adına kesilen söz konusu özel usulsüzlük cezalarında hukuka uygunluk bulunmadığı ve bu nedenle, ayrıca ilgililere yazılı bildirimde bulunma zorunluluğunun olmadığı gerekçesiyle itiraz konusu Vergi Mahkemesi kararını bozan ve davanın kısmen reddine, kısmen kabulüne karar veren Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmediğinden kanun yararına temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Dördüncü Dairesince gereği görüşüldü:
Davacı adına, 2008/1,2,8 ila 12 nci dönemlerine ilişkin katma değer vergisi beyannamelerinin elektronik ortamda kanuni süresi içinde verilmemesi nedeniyle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun mükerrer 355 inci maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davanın kabulüne karar veren Denizli Vergi Mahkemesi Hakimliği kararının bozularak davanın kısmen reddine, kısmen kabulüne karar veren Denizli Bölge İdare Mahkemesi kararının Danıştay Başsavcılığı tarafından kanun yararına bozulması istenilmektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‟nun 51 inci maddesinde, Bölge idare mahkemesi kararları ile idare ve vergi mahkemelerince ve Danıştayca ilk derece mahkemesi olarak verilip temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabileceği belirtilmiştir.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun mükerrer 257 nci maddesinin birinci fıkrasının (4) numaralı bendinde; “Bu kanunun 149. maddesine göre devamlı bilgi vermek zorunda olanlardan istenilen bilgiler ile vergi beyannameleri ve bildirimlerinin, şifre, elektronik imza veya diğer güvenlik araçları konulmak suretiyle internet de dahil olmak üzere her türlü elektronik bilgi iletişim araç ve ortamından verilmesi, beyanname ve bildirimlerin yetki verilmiş gerçek ve tüzel kişiler aracı kılınarak gönderilmesi hususlarında izin vermeye veya zorunluluk getirmeye, beyanname, bildirim ve bilgilerin aktarımında uyulacak format ve standartlar ile uygulanmaya ilişkin usul ve esasları tespit etmeye, bu zorunluluğu beyanname, bildirim veya bilgi çeşitleri, mükellef grupları ve faaliyet konuları itibariyle ayrı ayrı uygulatmaya Maliye Bakanlığının yetkili olduğu” hükme bağlanmıştır.
Vergi Usul Kanununun mükerrer 257 nci maddesinin Maliye Bakanlığına verdiği yetkiye istinaden çıkarılan 340, 346, 357, 367, 373 ve 376 Sıra Nolu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğleriyle vergi beyannamelerinin ve bildirimlerinin internet ortamında gönderilmesi uygulaması ile ilgili düzenlemeler yapılmış, bunlardan 18.10.2007 günlü ve 26674 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 376 Sıra Nolu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğiyle, ticari, zirai ve mesleki faaliyetlerinden dolayı gerçek usulde vergilendirilen gelir vergisi mükellefleri ile kurumlar vergisi mükelleflerine hiçbir hadle sınırlı olmaksızın gelir vergisi, geçici vergi, katma değer vergisi ve muhtasar beyannamelerini elektronik ortamda gönderme zorunluluğu getirilmiştir.
Aynı Kanunun mükerrer 355 inci maddesinde ise; bu kanunun 86, 148, 149, 150, 256 ve 257 nci maddelerinde yer alan zorunluluklar ile mükerrer 257 nci madde uyarınca getirilen zorunluluklara uymayanlardan, birinci sınıf tüccarlar ile serbest meslek erbabı, ikinci sınıf tüccarlar, defter tutan çiftçiler ile kazancı basit usulde tespit edilenlerle bunların dışında kalanlar hakkında maddede yazılı tutarda özel usulsüzlük cezası kesileceği, bu hükmün uygulanması için bilgi ve ibraz ödevinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılacak tebliğlerde bilginin verilmesi için tayin olunan sürede cevap verilmemesi, eksik veya yanıltıcı bilgi verilmesi veya defter ve belge ibrazı için tayin olunan süre ile defter ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi durumunda haklarında kanunun ceza hükümlerinin uygulaması cihetine gidileceğinin ilgililere yazılı olarak bildirilmesinin şart olduğu hüküm altına alınmış, bu fıkraya 16/06/2009 tarih ve 5904 sayılı Kanun‟un 22 nci maddesiyle 01/08/2009 tarihinde yürürlüğe girmek üzere eklenen cümleyle, bu ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığı‟nca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması halinde, ilgililere ayrıca yazılı olarak bildirilme şartı aranmayacağı belirtilmiştir.
Dosyasının incelenmesinden, davacının 2008/1, 2, 8 ila 12 nci dönemlerine ait katma değer vergisi beyannamelerinin kanuni süresinde elektronik ortamda vermediğinden bahisle dava konusu özel usulsüzlük cezalarının kesildiği anlaşılmaktadır.
Yukarıda belirtilen yasal ve idari düzenlemelerin birlikte değerlendirilmesinden, 1.8.2009 tarihinden önce verilmesi gereken beyannamelerin süresinde verilmemesi halinde özel usulsüzlük cezası kesilebilmesi için mükellefe, ilgili beyannameleri vermesi için belirli bir sürenin verilmesi, bu sürede formun verilmemesi, yanıltıcı veya eksik verilmesi durumunda hakkında Kanunun ceza hükümlerinin uygulanacağı hususlarını içeren yazılı bildirim yapılması gerektiği, 1.8.2009 tarihinden sonra verilmesi gereken formların süresinde verilmemesi halinde ise; ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığı‟nca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması durumunda yazılı bildirim yapılmasının gerekmediği anlaşılmaktadır.
Buna göre, 1.8.2009 tarihinden önce verilmesi gereken uyuşmazlık dönemlerine ilişkin katma değer vergisi beyannamelerini vermeyen davacıya yukarıda belirtildiği şekilde herhangi bir yazılı bildirim yapılmadığından, adına kesilen söz konusu özel usulsüzlük cezalarında hukuka uygunluk bulunmamıştır. Bu nedenle, ayrıca ilgililere yazılı bildirimde bulunma zorunluluğunun olmadığı gerekçesiyle itiraz konusu Vergi Mahkemesi kararını bozan ve davanın kısmen reddine, kısmen kabulüne karar veren Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulüyle, Denizli Bölge İdare Mahkemesinin 25.10.2013 gün ve E:2013/1044, K2013/1106 sayılı kararının, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51 inci maddesi uyarınca kanun yararına ve hükmün sonuçlarına etkili olmamak koşulu ile bozulmasına, kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığı ile Danıştay Başsavcılığı‟na gönderilmesine ve Resmi Gazete‟de yayınlanmasına, 16.5.2016 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY (X)
Davacı adına, 2008/1, 2, 8 ila 12 nci dönemlerine ilişkin katma değer vergisi beyannamelerinin elektronik ortamda kanuni süresi içinde verilmemesi nedeniyle 213 sayılı Vergi Usul Kanunu‟nun mükerrer 355 inci maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davanın kabulüne karar veren Denizli Vergi Mahkemesi Hakimliği kararının bozularak davanın kısmen reddine, kısmen kabulüne karar veren Denizli Bölge İdare Mahkemesi kararının Danıştay Başsavcılığı tarafından kanun yararına bozulması istenilmektedir.
213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 355‟inci maddesi, Kanuna 31.12.1980 tarihli 17207 sayılı mükerrer Resmi Gazete‟de yayımlanan 2365 sayılı Kanunun 80‟inci maddesiyle eklenmiş ve 29.7.1998 tarihli ve 23417 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4369 sayılı Kanun ile maddede değişikliğe gidilmiştir.
5904 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 22‟nci maddesiyle anılan maddenin ikinci fıkrasına eklenen cümlede, “Ancak, bu ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin usul ve esasların Maliye Bakanlığınca yapılan düzenleyici idari işlemlerle duyurulması halinde, ilgililere ayrıca yazılı olarak bildirilme şartı aranmaz.” kuralına yer verilmiştir.
İhtilaf, maddenin ikinci fıkrasına eklenen ve 1.8.2009 tarihinde yürürlüğe giren bu cümlenin yürürlük tarihinden önceki dönemlerde elektronik ortamda verilmesi gerektiği halde verilmeyen ya da süresinden sonra verilen beyannameler nedeniyle oluşan özel usulsüzlük fiilinin yaptırımı olarak özel usulsüzlük cezası kesilmeden önce yazılı bildirim şartının yerine getirilmesi gerekip gerekmediğine ilişkindir.
2365 sayılı Kanunun gerekçesinde, mali idare açısından bilgiye ulaşmanın önemi vurgulanmış ve bu önemi sebebiyle bilgi vermekten kaçınmanın önlenebilmesi amacıyla bu halin bir yaptırıma bağlanması gerekliliğine değinilmiş ve mükerrer 355‟inci maddenin getiriliş amacı böylece ortaya konulmuştur.
4369 sayılı Kanun değişikliği ile maddenin uygulama alanı genişletilmiş ve 149, 150 ve 256‟ncı maddelerde yer alan zorunluluklar ile mükerrer 257‟nci madde uyarınca getirilen zorunluluklara uymayanlara da özel usulsüzlük cezası kesileceği belirtilmiştir.
Ayrıca maddenin 2365 sayılı Kanunla yürürlüğe konulan ikinci fıkrasındaki tebliğ yapılacak durumu anlatan “148‟inci madde gereğince bilgi istenilirken” ifadesi; “bilgi ve ibraz ödevinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak” şeklinde değiştirilmiş ve “defter ve belge ibrazı için tayin olunan süre ile defter ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi” halinde de bu hükmün uygulanabilmesi açısından yazılı bildirim koşulunun bulunduğuna vurgu yapılmıştır.
4369 sayılı Kanunun gerekçesinde ise maddenin ikinci fıkrasındaki yazılı bildirim şartının uygulanma koşulu, bilgi verecek veya defter belge ibraz edecek olanlara bu zorunluluğa uyulmaması halinde cezaya muhatap olacaklarının ihbar edilmesi olarak açıklanmıştır.
Defter ve belge ibraz yükümlülüğü bir yana bırakılmak kaydıyla, 4369 sayılı Kanun ile bilgi verme yükümlülüğü hakkında yapılan değişiklik dikkate alındığında, düzenlemede “bilgi ve ibraz” yükümlülüğünden ve bu yükümlülüğe ilişkin yapılacak tebliğlerde “bilginin” verilmesinden bahsedilmiştir. Dolayısıyla lafzi yorumdan hareketle burada kanun koyucunun ayrı bir ibraz yükümlülüğü düzenlemediği, ibrazın istenilen bilgiye yönelik olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
Mükerrer 355‟inci maddenin birinci fıkrasında anılan Kanun hükümleri, maddenin ikinci fıkrasında belirtilen ödev türlerine göre ayrıma tabi tutulduğunda, Kanunun 86, 148, 149, 150, 257‟nci maddelerinin bilgi ve ibraz ödevi; Kanunun 256‟ncı maddesinin ise defter ve belge ibraz ödevi kapsamında bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Birinci fıkrada yer alan “86, 148, 149, 150, 256 ve 257‟nci maddelerinde yer alan zorunluluklar” ifadesinden, bu maddelerde yer alan yükümlülüğün konusunun kanun koyucu tarafından belirlendiği; “mükerrer 257‟nci madde uyarınca getirilen zorunluluklara” ifadesinden ise yükümlülüğün bu madde ile Maliye Bakanlığına verilen yetki kapsamında belirleneceği anlaşılmaktadır.
Öte yandan, elektronik ortamda beyanname verme usulünün yasal dayanağı olan mükerrer 257‟nci maddenin dördüncü fıkrasındaki düzenleme incelendiğinde, Maliye Bakanlığı‟na verilen yetkinin kapsamının, mükerrer 355‟inci maddedeki “bilgi” kavramı ile sınırlı tutulmadığı, “beyanname” ve “bildirim” kavramlarına ayrıca yer verildiği, bu kavramların ise mükerrer 355‟inci maddenin ikinci fıkrasında yer almadığı görülmektedir. Nitekim 5228, 5398 ve 5904 sayılı Kanunlar ile mükerrer 355‟inci maddede değişikliğe gidilmesine rağmen, ikinci fıkrada kapsamı genişleten 4369 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik haricinde değişiklik yapılmamıştır. Bu cümleden olmak üzere, ikinci fıkrada, “mükerrer 257‟nci madde ile getirilen zorunluluklarla ilgili yapılacak tebliğlerde” ifadesine de yer verilmiş değildir.
Diğer yandan, beyanname verme, mükellef tarafından ilgili vergi yasasında belirlenen süre içinde ve kural olarak idari bir talep ya da zorlamaya ihtiyaç duyulmaksızın kendiliğinden yerine getirilmesi gereken bir ödevdir. Nitekim beyana dayanan vergilendirme sistemimizde beyanname, vergi idaresince bir yazı ile istenmemekte, yasada öngörülen süre içinde yükümlülerce kendiliğinden verilmektedir. Dolayısıyla mükerrer 355‟inci maddenin ikinci fıkrasında yer alan “ödevin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılacak tebliğ” bu yükümlülük açısından gerçekleşmemektedir.
Elektronik ortamda beyanname verme, sadece beyannamenin verilme usulünün belirlenmesine yönelik olup beyanname verme ödevinin anılan niteliğini değiştirmemekte ve beyanname verme yükümlülüğünün süresinde ve kendiliğinden verilme özelliğinde değişiklik öngörmemektedir. Konu ile ilgili idari düzenlemelere bakıldığında, elektronik ortamda beyanname verme ve bildirimde bulunma usulünün amacının, mükelleflerin vergilendirmeye ilişkin ödevlerini yerine getirmede, gelişen bilgi işlem teknolojilerinden yararlanmak, vergi beyannameleri ile bildirim ve eklerinin kolay, hızlı, ekonomik ve güvenilir bir şekilde idareye intikalini sağlamak, vergi idaresinin işlemlerini azaltarak iş ve işlemlerini kolaylaştırmak olduğu açıklanmıştır.
Bu amaç, anılan kanun gerekçeleri ve beyanname verme yükümlülüğünün açıklanan niteliği dikkate alındığında, elektronik ortamda beyanname verme usulünün yasal dayanağı olan mükerrer 257‟nci maddenin dördüncü fıkrasının, 213 sayılı Kanunun mükerrer 355‟inci maddesinin birinci ve ikinci fıkrasında değinilen bilginin ibrazı yükümlülüğünden ayrıldığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Elektronik ortamda beyanname yükümlülüğü açısından, özel usulsüzlük cezası kesilebilmesi için yazılı bildirim koşulu bulunduğu kabul edildiğinde, vergi idaresinin her vergilendirme dönemi içinde o verginin mükelleflerine ayrı ayrı beyannamenin belirlenen süre sonuna kadar verilmesi aksi halde ceza kesileceği yolunda uyarıda bulunması gerekmektedir. Beyannamenin yasal süresi geçtiği halde verilmemesi halinin, 213 sayılı Kanunun 30‟uncu maddesinin ikinci fıkrasının birinci bendi uyarınca re‟sen tarh nedeni olduğu da düşünüldüğünde, uyarıya rağmen beyanname verilmediğinde, idarenin bir yandan re‟sen tarhiyat yapması ve özel usulsüzlük cezası kesmesi; diğer yandan, ceza kesilmesine rağmen beyanname yine verilmezse mükerrer 355‟inci maddenin üçüncü fıkrasını uygulaması gerekecektir.
Oysa, idarenin hem resen tarhiyat yapması hem de verilmeyen beyannamenin bu şekilde verilmesini sağlamaya çalışması kanunun, beyana dayanan tarh sisteminin ve uygulamaya ilişkin usul ve esasları belirleyen idari düzenlemelerin amacı ile bağdaşmayacaktır. Vergi idaresinden her vergilendirme dönemi için her mükellefe bu şekilde yazılı uyarıda bulunması beklenemeyeceği gibi yasa ile belirlenen ve mükelleflerce bilinen süresi içinde beyanname verilmemesi durumunda resen tarhiyat yapılarak ilgili cezai yaptırımı uygulaması dışında bir yol izlemesi de beklenemez.
İdari düzenlemeler uyarınca kapsama alınan mükellefler açısından fiziki ortamda beyanname kabulüne son verildiği ve beyanname verme yükümlülüğünün niteliği itibarıyla mükerrer 355‟inci maddenin birinci fıkrasında yer alan yasal düzenlemelerde olduğu gibi bilginin ibrazı ödevi niteliğinde olmadığı dikkate alındığında, elektronik ortamda beyanname verme yükümlülüğü için yazılı bildirim şartının aranmayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu nedenle, ayrıca ilgililere yazılı bildirimde bulunma zorunluluğunun olmadığı gerekçesiyle itiraz konusu
Vergi Mahkemesi kararının kabule ilişkin kısmını bozan ve davanın reddine karar veren Bölge İdare Mahkemesi kararında hukuka aykırılık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin reddi gerektiği görüşüyle karara katılmıyoruz.

Dosyayı indirmek için Tıklayınız.

Ödeme emri hk.

Danıştay
Vergi Dava Daireleri Kurulu
Esas No: 2016/768
Karar No: 2016/789
Özet: Tebligat hem posta hem de memur vasıtasıyla yaptırılabilirse de, memur vasıtasıyla tebliğ yaptırılması durumunda da posta yoluyla tebliğe iliĢkin hükümlerin uygulanması gerektiği, posta yoluyla yapılacak tebligatlarda tebliğ alındılarının 102’nci maddeye göre düzenlenerek tutanak haline getirilmesi zorunlu olduğu gibi memur eliyle tebliğ yapılması halinde de tebliğ yapılacak mükellefin adreste geçici ya da daimi bulunup bulunmadığı, adresin değiĢtirilip değiĢtirilmediği hususlarının yasada öngörülen usule uygun olarak tespit edilmesi ve bu durumun adres tespit tutanağına yazılması, ayrıca davacının bilinen adreslerine yönelik olarak yapılacak tüm bu iĢlemlerin ilanen tebliğ iĢleminden önce gerçekleĢtirilerek tamamlanması gerektiği hk.
Ġstemin Özeti : Davacı adına, Temmuz-Eylül 2004 dönemi için re’sen salınan bir kat vergi ziyaı cezalı geçici vergiyle hesaplanan gecikme faizinin tahsili amacıyla düzenlenen 9.11.2010 tarih ve 739 sayılı ödeme emri davaya KONU YAPILMIġTIR.
Ankara 6. Vergi Mahkemesi, 10.02.2016 gün ve E:2016/256, K:2016/219 sayılı kararıyla; DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 26.11.2014 gün ve E:2014/918, K:2014/1197 sayılı bozma kararına uyarak; 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 102’nci maddesi, 103’üncü maddesinin 2’nci fıkrası ve 107’nci maddesine göre tebligatın hem posta hem de memur vasıtasıyla yaptırılabileceği, memur vasıtasıyla tebliğ yaptırılması durumunda da posta yoluyla tebliğe iliĢkin hükümlerin uygulanması gerektiği, posta yoluyla yapılacak tebligatlarda tebliğ alındılarının 102’nci maddeye göre düzenlenerek tutanak haline getirilmesi zorunlu olduğu gibi memur eliyle tebliğ yapılması halinde de tebliğ yapılacak mükellefin adreste geçici ya da daimi bulunup bulunmadığı, adresin değiĢtirilip değiĢtirilmediği hususlarının yasada öngörülen usule uygun olarak tespit edilmesi ve bu durumun adres tespit tutanağına yazılması, ayrıca davacının bilinen adreslerine yönelik olarak yapılacak tüm bu iĢlemlerin ilanen tebliğ iĢleminden önce gerçekleĢtirilerek tamamlanması gerektiği, incelenen dosyada, davacı adına yapılan tarhiyata iliĢkin ihbarnamenin, bilinen “………..ANKARA “ adresinde 16.12.2009 tarihinde ve diğer bilinen “……………..ĠSTANBUL” adresinde 23.12.2009 tarihinde memur eliyle tebliğ edilmeye çalıĢıldığı, mahalle muhtarları nezdinde düzenlenen adres tespit tutanaklarıyla adreste bulunamama halinin tespit edildiği, 19.12.2009 tarihinde ise ilanen tebliğ iĢleminin gerçekleĢtirilerek amme alacağının kesinleĢtirildiğinin anlaĢıldığı, ilanen tebliğ iĢlemleri 213 s. Kanunun 102 ve 103’üncü maddelerinde belirtilen usul ve esaslara göre yapılmakta olup, tebliğ muhatabının bilinen adresi yanlıĢ veya değiĢmiĢ olması ve bu yüzden gönderilmiĢ olan mektubun geri gelmiĢ olması hallerinde, tebliğin ilanla yapılması mümkün olmakla birlikte, ilanen tebliğ iĢleminin gerçekleĢtirilmesinden önce muhataba bilinen tüm adreslerinde tebligat yapılmaya çalıĢılmasının yasal bir zorunluluk olduğu, dosyada bulunan tebliğ evraklarının incelenmesinden “…………..ĠSTANBUL” adresinde düzenlenen tutanağın 23.12.2009 tarihli olduğu, ilanen tebliğ iĢleminin ise 19.12.2009 tarihinde gerçekleĢtirildiği anlaĢıldığından, ilanen tebliğ iĢleminden önce davacının bilinen tüm adreslerinde tebliğe çalıĢılmadığı
sonucuna varıldığı, usulüne uygun olarak tebliğ iĢlemleri tamamlanmadığı anlaĢılan kamu alacağının kesinleĢtiğinin söylenemeyeceği gerekçesiyle ödeme emrini ĠPTAL ETMĠġTĠR.
Davalı idare tarafından; davacının bilinen adreslerinde bulunamaması üzerine ilanen tebliğ yoluna gidilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı ileri sürülerek kararın BOZULMASI ĠSTENMĠġTĠR.
Savunmanın Özeti: Temyiz isteminin reddi GEREKTĠĞĠ SAVUNULMUġTUR.
DanıĢtay Tetkik Hakimi DüĢüncesi : Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar bozma kararı uyarınca verilen kararın bozulmasını sağlayacak durumda görülmediğinden istemin reddi GEREKTĠĞĠ DÜġÜNÜLMEKTEDĠR.
TÜRK MĠLLETĠ ADINA
Hüküm veren DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunca, 2577 sayılı Ġdari Yargılama Usulü Kanununun 49’uncu maddesinin 4’üncü fıkrasında, davanın incelendiği ilk derece yargı yeri kararının temyiz incelemesi sonunda bozulmasından sonra bozmaya uyulmayarak ilk kararda ısrar edilmesi halinde, bu karara karĢı yapılan temyiz isteminin Ġdari veya Vergi Dava Daireleri Kurulları tarafından inceleneceği ve Kurulların kararlarına uyulmasının zorunlu olduğu öngörülmekle; yargılamanın bu aĢamasında, ne bozulmakla kaldırılan ilk karar ve ne de ısrar edilmekle hükmüne uyulmayan bozma kararına göre temyiz incelemesi yapılamayacağı için ısrar kararı, Vergi Dava Daireleri Kurulu kararıyla bozulan vergi mahkemesi tarafından yeniden verilen karara karĢı yapılan temyiz baĢvurusunun, uyulması yasadan dolayı zorunlu olan Kurulun bozma kararına uygunlukla sınırlı olarak incelenebileceğine ve bu incelemenin, uyulması zorunlu bozma kararını veren Kurulumuz tarafından yapılabileceğine; aynı nedenle temyiz isteminin Kurulumuzca incelenmesi gerektiğine; Kurul Üyeleri E.Fahrünnisa TUNCA ve Resul ÇOMOĞLU›nun bu konudaki karĢı oyları ve oyçokluğuyla karar verilerek dosyadaki belgeler incelendikten sonra GEREĞĠ GÖRÜġÜLDÜ:
DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunun bozma kararı üzerine vergi mahkemelerince verilen kararlar, bozma esaslarına uygunluk yönünden temyizen incelenebileceğinden, Ankara 6. Vergi Mahkemesinin 10.02.2016 gün ve E:2016/256, K:2016/219 sayılı kararının, DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunun bozma kararındaki esaslara uygun olduğu anlaĢıldığından, temyiz isteminin reddine, 22.06.2016 tarihinde OYÇOKLUĞUYLA KARAR VERĠLDĠ.
Karşı Oy
Vergi Mahkemesinin ısrar kararının DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunca bozulması üzerine, bu karara uyularak aynı Mahkemece verilen kararın temyizen BOZULMASI ĠSTENĠLMEKTEDĠR.
2575 sayılı DanıĢtay Kanununun 38’inci maddesinin 2’nci fıkrasında, Vergi Dava Daireleri Kurulunun, vergi mahkemelerinden verilen ısrar kararlarıyla vergi dava dairelerinden ilk derece mahkemesi olarak verilen kararları temyizen inceleyeceği HÜKME BAĞLANMIġTIR. Dosyada temyizen bozulması istenilen karar vergi mahkemesince verilmiĢ bulunduğundan, temyiz baĢvurusunun Kurulca incelenebilmesi için, söz konusu kararın ısrar kararı niteliğinde OLMASI GEREKMEKTEDĠR.
2577 sayılı Ġdari Yargılama Usulü Kanununun 49’uncu maddesinin 4’üncü fıkrasında yer alan düzenlemeden, “ısrar” kararının, DanıĢtayın ilgili dava dairesince kararı bozulan ilk derece mahkemesinin bu karara uymaması, ilk kararında direnmesi OLDUĞU ANLAġILMAKTADIR. DanıĢtay Vergi Dava Daireleri Kurulunun görevi, bu karara karĢı yapılan temyiz baĢvurusuyla ĠLGĠLĠDĠR. Anılan 4’üncü fıkrada belirtildiği üzere Kurul, bu baĢvuruyu inceledikten sonra, dairenin bozma kararını uygun görürse, mahkemenin ısrar kararını bozar ve söz konusu kararı ortadan kaldırır. Israr kararı ortadan kalkan Mahkeme, bozma kararına UYMAK ZORUNDADIR. Bozma üzerine verilen vergi mahkemesi kararının temyizi halinde ise inceleme, kararın daire kararına uygunluğu YÖNÜNDEN OLACAKTIR. Bu incelemeyi yapmaya yetkili merci de Vergi Dava Daireleri değil ilk bozma kararını veren DAVA DAĠRESĠDĠR.
Bu nedenle, ısrar niteliğinde bulunmayan kararı temyizen incelemek üzere dosyanın ilgili dava dairesine gönderilmesi gerektiği oyu ile temyiz isteminin esasının incelenmesi yolundaki karara katılmıyoruz.

Dosyayı indirmek için Tıklayınız.

Kanuni temsilci ödeme emri müteselsil sorumluluk hk.

T.C.
DANIŞTAY
Dördüncü Daire
Esas No : 2013/5252
Karar No : 2015/1801
Anahtar Kelimeler : Kanuni Temsilci, Ödeme Emri, Müteselsil Sorumluluk
Özeti: Vergi alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahısların, vergi alacağının ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulamayacağı hakkında.
Temyiz Eden : İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı (Beykoz Vergi Dairesi Müdürlüğü)
Karşı Taraf : …
Vekili : Av….
İstemin Özeti : Davacının ilgili dönemde kanuni temsilcisi olduğu ileri sürülen … Aydınlatma Ticaret Limited Şirketi’nin vergi borçlarının tahsili amacıyla aracına uygulanan haczin iptali istemiyle dava açılmıştır. İstanbul 6. Vergi Mahkemesi 16.04.2013 günlü ve E:2012/3083, K:2013/998 sayılı kararıyla; davacı adına düzenlenen ödeme emirleri 03.07.2012 tarihinde davacının ikametgah adresinde birlikte oturan dayısına tebliğ edildiği halde bu ödeme emirlerine karşı dava açılmamışsa da, davacının 05.02.2009 tarihli ortaklar kurulu karan ile şirket müdürlüğüne seçildiği ve 30.12.2011 tarihli ortaklar kurulu karan ile de şirketteki hissesini devrettiği, şirket müdürlüğüne de …’nın atandığı, dava konusu haczin dayanağı ödeme emirleri içeriği borçların ise 2011/12 dönemi katma değer vergisi, 2011/10-12 dönemi gelir (stopaj) vergisi ile 2011 yılı kurumlar vergisi borçları olduğu, bu vergilere ilişkin beyannamelerin verilme tarihlerinde yani borcun doğduğu tarihlerde ve bu borçların vadeleri tarihlerinde davacının söz konusu şirketin kanuni temsilcisi olmadığı, dolayısıyla 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35 inci maddesi uyarınca davacının bu borçlardan müteselsilen sorumlu tutulamayacağı anlaşıldığından, sorumlu olmadığı borçlar nedeniyle davacının aracı üzerine haciz konulmasında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle iptal etmiştir. Davalı İdare ihtilaf konusu vergi borçlarının doğduğu dönemlerde şirketin kanuni temsilcisi olan davacının bu vergi borçlarından sorumlu olduğunu ileri sürerek kararın bozulmasını istemektedir.
Savunmanın Özeti : Temyiz isteminin reddi gerektiği
savunulmuştur.
Tetkik Hakimi Yavuz Şen’in Düşüncesi : Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, temyize konu mahkeme kararının bozulmasını sağlayacak nitelikte bulunmadığından temyiz isteminin reddi gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Dördüncü Dairesince gereği görüşüldü:
Davacının ilgili dönemde kanuni temsilcisi olduğu ileri sürülen … Aydınlatma Ticaret Limited Şirketi’nin vergi borçlarının tahsili amacıyla aracına uygulanan haczini iptal eden Vergi Mahkemesi kararı temyiz edilmiştir.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna 4108 sayılı Kanunla eklenen mükerrer 35’inci maddede, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği, bu madde hükmünün, yabancı şahıs veya kurumların Türkiye’deki mümessilleri hakkında da uygulanacağı, tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarım kaldırmayacağı, temsilciler, teşekkülü idare edenler veya mümessillerin, bu madde gereğince ödedikleri tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebileceği hükmüne yer verilmiştir.
Söz konusu maddenin gerekçesinde, “213 sayılı Vergi Usul Kanun’un 10. maddesiyle, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri de yabancı şahıs ve kurumların Türkiye’ deki temsilcileri tarafından yerine getirileceği, yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı hükme bağlanmıştır. Bu hükümden hareketle, tüzel kişiliğin varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların tüzel kişiliğin kanuni temsilcilerinden 6183 sayılı Kanun’un cebri tatbikata ilişkin hükümlerine göre takip ve tahsili cihetine gidilmektedir. Öte yandan, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına girmeyen fiyat farkı, kur farkı, haksız yere alınan ihracatta vergi iadesi, kaynak kullanımı destekleme primi gibi bazı amme alacaklarının tüzel kişiliğin mal varlığından tahsil imkanı bulunmadığından kanuni temsilciler hakkında tatbikata geçilmiş ancak Danıştay’ca verilen muhtelif kararlarla 213 sayılı Vergi Usul Kanunu kapsamına girmeyen alacakların takibinde mezkur maddenin tatbik imkanı bulunmadığı yönünde görüş birliğine varılmıştır. Vergi Usul Kanunu kapsamına girmeyen bu tür alacakların takibinde genel hükümlere başvurulması uzun zaman alacağı gibi bu hükümlerin uygulanması idareye pratik bir fayda sağlamayacaktır. Bu itibarla amme borçlusunun mal varlığından alınamayan bu tür alacakların kanuni temsilcilerinin, teşekkülü idare edenlerin veya yabancı şahıs veya kurum mümessillerinin mal varlığından 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre tahsilini temin etmek ve Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi ve buna bağlı alacaklarda sorumlu olan bu şahısların diğer amme alacaklarının ödenmesinden de sorumlu olmalarım sağlamak amacıyla 6183 sayılı Kanuna mükerrer 35’inci madde eklenmiştir.” denilmektedir.
Belirtilen düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle birlikte ortaya çıkan uyuşmazlıklarda Danıştay’ın genel yaklaşımı, “6183 sayılı Kanun, l’inci maddesinde sayılı vergi dahil tüm amme alacaklarının tahsil usulünü düzenlediğinden, mükerrer 35’inci madde vergi ve buna bağlı alacaklar için uygulanabilir gibi görünse de, Vergi Usul Kanunu’nun 10’uncu maddesinin özel nitelikli bir tahsil hükmü olan ikinci fıkrası zımmen veya açık olarak ilga edilmediği için, vergi ve buna bağlı alacaklarda mükerrer 35’inci maddenin uygulanma
olanağı bulunmadığı, nitekim Kanunun gerekçesinde de Vergi Usul Kanunu’nun 10’uncu maddesine atıfta bulunularak, mükerrer 35 inci maddenin “diğer amme alacakları” için getirildiği belirtilmekle, paralel bir düzenlemeyle bu ayırıma gidilmiş olduğu, bu durumda, vergi ve buna bağlı alacaklarda kanuni temsilcilerin takibi için uygulanacak madde özel hüküm olan Vergi Usul Kanunu’nun 10’uncu maddesi olup, 6183 sayılı Kanunun mükerrer 35’inci maddesi ancak diğer amme alacakları için uygulanabileceği” şeklindedir.
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35’inci maddesine 5766 sayılı Kanun’la eklenen son iki fıkrasında, amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahısların, amme alacağının ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulacağı, kanuni temsilcilerin sorumluluklarına dair 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nda yer alan hükümlerin, bu maddede düzenlenen sorumluluğu ortadan kaldırmayacağı öngörülmüştür.
Bu haliyle, 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35’inci maddesinin 5766 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesiyle eklenen son fıkrayla, 213 sayılı Kanun’un 10’uncu maddesi kapsamına giren amme alacakları da dâhil olmak üzere tüm amme alacaklarının takibinin mükerrer 35’inci madde kapsamında yapılabilmesinin mümkün hale geldiği görülmekte olup, diğer fıkrayla da, vergi alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahısların, vergi alacağının ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulacağı anlaşılmaktadır.
Ancak, Dairemizin 29.04.2014 günlü ve E:2013/5252 sayılı kararıyla, Anayasaya aykırı olduğu kanısına varıldığından, Anayasa’nın 152’nci ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 28’inci maddesi uyarınca, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35’inci maddesine 5766 sayılı Kanun’la eklenen son iki fıkrasının iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve dava bu sebeple geri bırakılmış olup, Anayasa Mahkemesi 19.3.2015 günlü ve E:204/144/, K:2015/29 sayılı kararıyla da, 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35’inci maddesinin bu son iki fıkrasını iptal etmiştir.
Bu durumda, vergi alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahısların, vergi alacağının ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulması mümkün olmadığı gibi, 213 sayılı Kanun’un 10’uncu maddesi kapsamına giren amme alacaklarının takibinin mükerrer 35’inci madde kapsamında yapılabilmesi yasal olarak olanaklı değildir.
Dosyanın incelenmesinden, … Aydınlatma Ticaret Limited Şirketi’nin 30.12.2011 tarihinde ortakların aldığı karara göre davacı Ali Demir’in şirketteki hisselerinin tamamım 30.12.2011 tarihinde noter tasdikli hisse devir ve temlik sözleşmesiyle devretmesiyle ortaklıktan ayrıldığı, ayrıca davacının müdürlüğünün de sona erdiğinin oy birliğiyle karara bağlandığı, 30.12.2011 tarihinde ticaret siciline tescil edilen bu hususun 11.01.2012 tarihli Türkiye Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edildiği, söz konusu şirket tarafından 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 41’inci maddesine göre takip eden ayın yirmidördüncü günü akşamına kadar verilmesi gereken ve süresinde verdiği anlaşılan 2011/12’nci dönem katma değer vergisi beyannamesi üzerine tahakkuk eden verginin 26.01.2012 tarihine kadar ödenmesi gerekirken ödenmediği, yine şirket tarafından 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun 98’inci maddesine göre takip eden ayın yirmiüçüncü günü akşamına kadar verilmesi gereken ve süresinde verildiği anlaşılan 2011/10-12’nci dönem muhtasar beyanname üzerine tahakkuk eden
verginin 26.1.2012 tarihine kadar ödenmesi gerekirken ödenmediği, aynı şekilde şirket tarafından 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 14’üncü maddesine göre takip eden yılın dördüncü ayırım birinci gününden yirmibeşinci günü akşamına kadar verilmesi gereken ve süresinde verildiği anlaşılan 2011 yılı kurumlar vergisi beyannamesi üzerine tahakkuk eden verginin 30.04.2012 tarihine kadar ödenmesi gerekirken ödenmediği, tahakkuk eden ancak ödenmeyen bu vergilerin tahsili amacıyla şirket adına düzenlenen ödeme emirlerinin 29.05.2012 tarihinde şirkete tebliğ edilmesine karşın ödenmemesi üzerine yapılan malvarlığı araştırması sonucu şirket adına kayıtlı taşınmaza ve taşıta rastlanılmadığı, bütün bankalar nezdinde yapılan araştırmalar sonucu şirkete ait herhangi bir değere de ulaşılamadığı, bunun üzerine 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35’inci maddesinin 5766 sayılı Kanun’la yapılan değişiklik sonrası, vergi alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde bu şahısların, vergi alacağının ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulacağı hükmü esas alınarak uyuşmazlık konusu vergilerin doğduğu tarihte şirketin kanuni temsilcisi olan davacı adına kanuni temsilci sıfatıyla düzenlenen ödeme emirlerinin 03.07.2012 tarihinde tebliğ edilmesine karşın, herhangi bir ödeme yapılmaması nedeniyle tanzim edilen 31.08.2012 tarihli haciz bildirisi üzerine davacının aracına dava konusu haczin tatbik edildiği anlaşılmıştır.
Buna göre, beyan üzerine tahakkuk eden uyuşmazlık konusu vergilerin ödenmesi gerektiği dönemde kanuni temsilci olmayan davacının, yeni kanuni temsilci tarafından yapılması zorunlu olan vergisel ödevlerin yerine getirilmemesinden dolayı ortaya çıkan vergi alacaklarından müteselsil sorumlu tutulamayacağından davacının aracına uygulanan hacizde hukuka uyarlık görülmemiştir. Bu itibarla, dava konusu haciz işlemini iptal eden Mahkeme karan sonucu itibariyle hukuka uygun bulunmuştur.
Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin reddiyle İstanbul 6. Vergi Mahkemesinin 16.04.2013 günlü ve E: 2012/3083, K:2013/998 sayılı kararının yukarıda belirtilen gerekçeyle onanmasına, 27.04.2015 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Dosyayı indirmek için Tıklayınız.

İhtirazi kayıtla beyan hk.

Danıştay Kararı E.2012/5692
Danıştay Dördüncü Daire Başkanlığından:
Esas No: 2012/5692
Karar No: 2016/1792
Kanun Yararına Temyiz Eden: Danıştay Başsavcılığı
Davacı : …………………………. Anonim Şirketi
Vekili : Av…………………….
Karşı Taraf: İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı/İSTANBUL
(Zincirlikuyu Vergi Dairesi Müdürlüğü)
İstemin Özeti: Davacı şirket tarafından ihtirazi kayıtla verilen 2009/12 dönemi muhtasar beyanname üzerinden tahakkuk ettirilen gelir (stopaj) vergisinin %27 oranını aşan kısmının kaldırılması ve fazla ödenen %8‟lik kısmının yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle dava açılmıştır. İstanbul 3. Vergi Mahkemesi Hakimliği‟nin 21.12.2011 gün ve E.2010/733, K:2011/506 sayılı kararıyla; Gelir Vergisi Kanununun 103‟üncü maddesinde yer alan “fazlası %35 oranında” ibaresinin ücret gelirleri yönünden iptaline karar verildiği; Anayasaya aykırı olduğuna karar verilerek iptal edilen ve bunun sonucunda hukuk düzenindeki varlığı ortadan kalkan kanun hükmüne göre karar verilmesinin “Anayasanın üstünlüğü” ve “hukuk devleti” ilkelerine aykırı olduğu; faiz istemini ise, yapılan ücret ödemesi üzerinden fazladan kesilen verginin iadesi istemiyle açılan bu davada esas hakkında karar verilmediğinden, tahsil edilen bu tutar üzerinden hesaplanacak faizin ödenmesi yönündeki talebin karşılanmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle tahakkukun iptaline, fazla kesilen vergi tutarının davacıya iadesine, davacının faiz isteminin reddine karar verilmiştir. İstanbul 3. Vergi Mahkemesi Hakimliği‟nin 21.12.2011 gün ve E.2010/733, K:2011/506 sayılı sayılı kararının, idarenin itiraz ve düzeltme istemi kabul edilmeyerek kesinleşmesi nedeniyle anılan karar ile İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 2.6.2012 gün ve E:2012/44, K:2012/2113 sayılı kararının kanun yararına bozulması istenilmektedir.
Danıştay Başsavcısı: Turgut CANDAN
Düşüncesi: Davacı Şirket tarafından ihtirazi kayıtla verilen 2009/Aralık dönemi muhtasar beyannamesi üzerinden tahakkuk ettirilen gelir stopaj vergisinin %27 oranını aşan kısmının kaldırılması ve fazla ödenen %8‟lik kısmın yasal faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle açılan davada; Anayasa Mahkemesinin 8.1.2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 15.10.2009 günlü E:2006/95, K:2009/144 sayılı kararıyla, Gelir Vergisi Kanununun 103‟üncü maddesinde yer alan “fazlası %35 oranında” ibaresinin ücret gelirleri yönünden iptaline karar verildiği; Anayasaya aykırı olduğuna karar verilerek iptal edilen ve bunun sonucunda hukuk düzenindeki varlığı ortadan kalkan kanun hükmüne göre karar verilmesinin “Anayasanın üstünlüğü” ve “hukuk devleti” ilkelerine aykırı olduğu; faiz istemini ise, yapılan ücret ödemesi üzerinden fazladan kesilen verginin iadesi istemiyle açılan bu davada esas hakkında karar verilmediğinden, tahsil edilen bu tutar üzerinden hesaplanacak faizin ödenmesi yönündeki talebin karşılanmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle tahakkukun iptaline, fazla
kesilen vergi tutarının davacıya iadesine; davanın faiz istemine ilişkin kısmının ise, reddine karar veren İstanbul Üçüncü Vergi Mahkemesi‟nin 21,02,2011 gün ve E:2010/733, K2011/506 sayılı kararının, idarenin itiraz ve düzeltme istemi kabul edilmeyerek kesinleştiği anlaşılmakta olup; anılan kararın kanun yararına bozulması konusunda, Danıştay Başsavcılığını bilgilendiren dilekçe üzerine konu incelendi.
2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanununun 51 „inci maddesine göre, kanun yararına temyiz yoluna, ancak, “niteliği bakımından yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade eden” kararlara karşı başvurulabilme olanağı mevcuttur.
Anayasa‟nın 125‟nci maddesinin 1 „inci fıkrasında, İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu; son fıkrasında da, İdarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‟nun 2‟nci maddesinde de; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları ile idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davalarının idari dava türlerinden olduğu hükmüne yer verilmiştir.
“İdari Rejimi” kabul eden hukuk sistemlerinde, idarenin hukuka aykırı işlem ve eylemlerinden dolayı idare edilenlerin uğrayacakları her türlü zararın tazmini, “idarenin Sorumluluğu” ile ilgili kurallarla sağlanır. Esasen; idari Yargının varlık nedenlerinden biri de budur. Kuruluş, görev ve yetkileri bakımından bir kamu idaresi olan vergi idarelerinin de, hukuka aykırı işlemleri nedeniyle ortaya çıkan zararı tazmin etmesi yukarıda açıklanan Anayasa kuralının ve Hukuk Devleti ilkesinin gereğidir. Hukuka aykırı işlem nedeniyle ortaya çıkan zararın tazmini amacıyla talep edilen faiz, kişinin nakdinden bir süre için yoksun kalması nedeniyle, zarara uğramamak amacıyla karşı taraftan istemeye hakkı olduğu karşılık olup, hukuk devletinde, bir zararın faiz adı altında ödenecek tutarla karşılanabilmesi için, açık yasa hükmü aranması düşünülemez. Aksine anlayış; Anayasanın 125‟inci maddesinin son fıkrasında yer alan, “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” hükmü ve İdari Yargılama Usulü Kanunu‟nun yukarıda belirtilen 2‟ nci maddesinde tanımlanan “tam yargı davasının varlığı ile bağdaştırılamaz.
Ekonomilerde değişim vasıtası olan para, çeşitli ticari, sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla, sahibine, kazanç, kira, nema vs. adları altında kimi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Faiz ise, Anayasa Mahkemesinin 14.5.2011 tarihli ve 27934 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 10.2.2011 günlü E:2008/58, K:2011/37 sayılı kararında da belirtildiği gibi, ekonomik açıdan paranın fiyatıdır. Herhangi bir kişinin kendisine ait olmayan parayı belirli süre kullanması, asıl para sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması sonucunu doğuracağı gibi, enflasyona maruz kalan ekonomilerde, paranın değerini, yani alım gücünü enflasyon oranında yitirmesine de neden olacağından, parası uhdesi dışında kalan ve mülkiyet hakkı ihlal edilen bu kişiye haksız kullanım karşılığında faiz ödenmesi gerekmektedir.
Nitekim; İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin 9.3.2006 gün ve 100162/02 sayılı Eko-Elda Avee/Yunanistan kararında da, haksız olarak tahsil edilen verginin beş yıl beş ay sonra iade edilmesinin; belirli bir meblağdan yararlanma hakkı uzunca süre engellenen kişinin, ekonomik durumunda önemli ve kesin zarara neden olduğu, bu durumun, sürdürülmesi gereken genel yarar ile kişi yararı arasındaki dengeyi bozduğu; dolayısıyla, 1 No‟lu
Protokolün l‟inci maddesi ihlal edilerek kendisine aşırı yük yüklenen bu kişinin mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden bahisle faiz ödenmesi gerektiğine karar verilmiştir.
Davacı tarafından ihtirazi kayıtla verilen gelir (stopaj) vergisi beyannamesi üzerine 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu‟nun 103 üncü maddesi uyarınca vergi tahakkuk ettirilmiş olmasına karşın; anılan Kanun hükmünde yer alan ve tahakkuka dayanak olan “fazlası %35 oranında” ibaresi, Anayasa Mahkemesinin 8.1.2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 15.10.2009 günlü E:2006/95, K2009/144 sayılı kararıyla, ücret gelirleri yönünden hukuka aykırı bulunarak iptal edilmesi karşısında; haksız tahakkuk ettirilip ücretinden kesilen verginin, 1 no‟lu Ek Protokolün 1 inci maddesi ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin yukarıda bahsi geçen kararı uyarınca mülkiyet hakkı ihlal edilen davacıya faizi ile birlikte iade edilmesi gerektiğinden aksi yönde verilen Mahkeme kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenle, İstanbul Üçüncü Vergi Mahkemesinin yürürlükteki hukuka aykırı sonuç ifade eden 21.02.2011 gün ve E:2010/733, K:2011/506 sayılı kararı ile yapılan düzeltme isteminin reddine ilişkin İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 02.06.2012 gün ve E:2012/44,K:2012/2113 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51 „inci maddesi uyarınca kanun yararına bozulmasının uygun olacağı düşünülmektedir.
Danıştay Tetkik Hakimi; Yavuz ŞEN
Düşüncesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 9.3.2006 günlü ve 100162/02 sayılı Eko-Elda Avee/Yunanistan kararında da, haksız olarak tahsil edilen verginin beş yıl beş ay sonra iade edilmesinin; belirli bir meblağdan yararlanma hakkı uzunca süre engellenen kişinin, ekonomik durumunda önemli ve kesin zarara neden olduğu, bu durumun, sürdürülmesi gereken genel yarar ile kişi yararı arasındaki dengeyi bozduğu, dolayısıyla, 1 No lu Protokolün 1 inci maddesi ihlal edilerek alomaliye.com kendisine aşırı yük yüklenen bu kişinin mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden bahisle faiz ödenmesi gerektiğine karar verilmiş olup, bu nedenle hukuka aykırı bulunarak tahakkukun iptal edilmesi durumunda, 1 no lu Ek Protokolün 1 inci maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıda bahsi geçen kararı uyarınca mülkiyet hakkı ihlal edilmiş olacağından haksız tahakkuk ettirilen verginin davacıya faizi ile birlikte iadesi gerektiğinden aksi yönde verilen Mahkeme kararında hukuka uyarlık bulunmadığından kanun yararına temyiz isteminin kabulü gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Dördüncü Dairesince gereği görüşüldü:
Davacı şirket tarafından ihtirazi kayıtla verilen 2009/12 dönemi muhtasar beyanname üzerinden tahakkuk ettirilen gelir (stopaj) vergisinin %27 oranını aşan kısmının kaldırılması ve fazla ödenen %8‟lik kısmının yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle açılan davada tahakkukun iptaline, fazla kesilen vergi tutarının davacıya iadesine, faiz isteminin reddine karar veren İstanbul 3.Vergi Mahkemesi Hakimliği‟nin 21.02,2011 gün ve E:2010/733, K:2011/506 sayılı kararı ile yapılan karar düzeltme isteminin reddine ilişkin İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 2.6.2012 gün ve E:2012/44,K:2012/2113 sayılı kararının Danıştay Başsavcılığı tarafından kanun yararına bozulması istenilmektedir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‟nun 51 inci maddesinde, Bölge idare mahkemesi kararları ile idare ve vergi mahkemelerince ve Danıştayca ilk derece mahkemesi olarak verilip temyiz incelemesinden geçmeden kesinleşmiş bulunan kararlardan niteliği bakımından
yürürlükteki hukuka aykırı bir sonucu ifade edenler, ilgili bakanlıkların göstereceği lüzum üzerine veya kendiliğinden Başsavcı tarafından kanun yararına temyiz olunabileceği belirtilmiştir.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2 nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin, insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu; Yargı Yolu başlıklı 125 nci maddesinin 1 inci fıkrasında, İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yoluna başvurulabileceği, 7 nci fıkrasında ise, İdarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü bulunduğu hükme bağlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti‟nin bir hukuk devleti olduğu yukarıda belirtilen anayasal kurallarla düzenlenmiştir. Hukuk devleti; insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine açık olan, hukuka aykırı durum ve tutumlardan sakınan, hukuku devletin tüm organlarına hakim kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan devlettir.
Anayasanın Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma başlıklı 90 inci maddesinin son fıkrasında ise, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu kuralına yer verilmiş olup, bu kapsamda bulunan Avrupa İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme‟ye ekli 1 No lu Ek Protokol‟ün 1 inci maddesinde; her gerçek veya tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkının bulunduğu, herhangi bir kimsenin, ancak kamu yararı sebebiyle ve kanunda öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabileceği hususu düzenlenmiştir.
Anılan sözleşme hükmü gereğince, bir kişinin mülkiyet hakkından mahrum bırakılabilmesi, bu durumun, uluslararası hukukun genel ilkelerine aykırı bulunmaması, kamu yararına ve kanunun açık hükmüne uygun olması şartlarının bir arada gerçekleşmesine bağlıdır. Dolayısıyla, Anayasal ve kanuni dayanağı bulunmayan bir şekilde kişilerin mülkiyet hakkından mahrum bırakılması mümkün olmayıp, aksi durum, yukarıda sözü edilen ve Anayasa ile kanun hükmünde olduğu belirtilen sözleşmeye de aykırılık teşkil edecektir.
Ekonomilerde değişim vasıtası olan para, çeşitli ticari, sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla, sahibine, kazanç, kira, nema vs. adları altında kimi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Faiz ise, Anayasa Mahkemesinin 14.5.2011 tarihli ve 27934 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 10.2.2011 günlü E:2008/58, K:2011/37 sayılı kararında da belirtildiği gibi, ekonomik açıdan paranın fiyatıdır. Herhangi bir kişinin kendisine ait olmayan parayı belirli süre kullanması, asıl para sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması sonucunu doğuracağı gibi, enflasyona maruz kalan ekonomilerde, paranın değerini, yani alım gücünü enflasyon oranında yitirmesine de neden olacağından, parası uhdesi dışında kalan ve mülkiyet hakkı ihlal edilen bu kişiye haksız kullanım karşılığında faiz ödenmesi gerekmektedir.
Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 9.3.2006 günlü ve 100162/02 sayılı Eko-Elda Avee/Yunanistan kararında da, haksız olarak tahsil edilen verginin beş yıl beş ay sonra iade edilmesinin; belirli bir meblağdan yararlanma hakkı uzunca süre engellenen kişinin, ekonomik durumunda önemli ve kesin zarara neden olduğu, bu durumun, sürdürülmesi gereken genel yarar ile kişi yararı arasındaki dengeyi bozduğu, dolayısıyla, 1 No lu Protokolün 1 inci maddesi ihlal edilerek kendisine aşırı yük yüklenen bu kişinin mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden bahisle faiz ödenmesi gerektiğine karar verilmiştir.
Bu nedenle hukuka aykırı bulunarak tahakkukun iptal edilmesi durumunda, 1 no lu Ek Protokolün 1 inci maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıda bahsi geçen kararı uyarınca mülkiyet hakkı ihlal edilmiş olacağından haksız tahakkuk ettirilen verginin davacıya faizi ile birlikte iadesi gerektiğinden aksi yönde verilen Mahkeme kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcılığının kanun yararına temyiz isteminin kabulü ile İstanbul 3.Vergi Mahkemesi Hakimliği‟nin 21.02.2011 gün ve E:2010/733, K:2011/506 sayılı kararı ile yapılan karar düzeltme isteminin reddine ilişkin İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 2.6.2012 gün ve E:2012/44,K:2012/2113 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 51 inci maddesi uyarınca kanun yararına ve hükmün sonuçlarına etkili olmaması koşulu ile bozulmasına, kararın birer örneğinin Adalet Bakanlığı ile Danıştay Başsavcılığına gönderilmesine, Resmi Gazetede yayımlanmasına 25.4.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Dosyayı indirmek için Tıklayınız.